CevvalKoala

RSSmail

İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı

Bu ülkede yaşayanların muhtelif sıkıntıları vardır. Bazılarını herkes bilir. Enflasyon diye birşey var(dı?) mesela. Yolsuzluklar vardır sonra. Trafik vardır. Daha da vardır da, saymaya gerek yoktur. Bir de büyük çoğunluğun paylaştığı, ama sıkıntı olduğundan bihaber olduğu şeyler vardır. Bu kategorideki şeyler aslında nahoşturlar; insanı çeşitli şekillerde rahatsız ederler ama bu rahatsızlık kişiyi çileden çıkaracak boyutlarda olmadığı, biz de daha iyisini pek görmediğimiz için doğal zannedip hayatımıza devam ederiz.

Bir örnek vermek gerekirse İstanbul sendromu diye adlandırabileceğimiz bir durum vardır. İstanbul sendromu Türkiye’nin, hatta dünyanın merkezi İstanbul’muş zannet(tiril)mektir. Herhangi bir haber bültenini izlediğinizde karşınıza çıkacak manzaradır İstanbul sendromu. Haberler pek manidardır da alıştığımız için farketmeyiz ilk bakışta içeriğin ortak noktasını; sanırız ki Türkiye’de ahşap binalar bir tek Tarlabaşı’nda çöker; bir tek Pendik’teki bir atölyede yangın çıkar; bir tek Bağcılar’daki bir banka şubesinin önüne kimliği belirsiz kişilerce şüpheli paket bırakılır. Depremde Gölcük haritadan silinir, İzmit’in, Sakarya’nın coğrafyası değişirken bize ilk üç gün Avcılar’da yıkılan binalar izletilir. Kar Türkiye’de bir tek İstanbul’a yağar diyecek kadar yüzsüzlüğe vurmadılar henüz işi, ama kardan bir tek İstanbul’da hayat felç olur nedense. Sivas’ta ilkokul çoçukları dizlerini geçen karda okula giderler (gitsinler de zaten, eğlencesi çoktur karlı günlerde okulun) ama İstanbul’da iki parmak kar o akşam bütün televizyonlara malzemedir.

Bir keresinde hangi kanaldı hatırlamıyorum, beni epey güldürmüştü. Allah da onları güldürsün. Hatunun biri kar yağarken geçmiş kameranın önüne, bakın bütün Türkiye’yi kar esir aldı gibi birşeyler söylüyor. Ne alaka derken arkada bir Sümela Manastırı görüntüsü arz-ı endam etti. “Haaa” dedik, herhalde Trabzon’a gitmişler ordan çekiyorlar. On saniye ya geçti ya geçmedi, Sümela Manastırı’nın maket olduğunu fark ettik. İstanbul’un bir köşesine koymuşlar; o maketin üstüne yağan karlardan bize karın nasıl Türkiye’yi esir aldığını anlatıyorlar. Ve bunu Türkiye’nin büyük bir kısmında tarihin en kurak kışlarından biri yaşanırken yapıyorlar.

Neyse tasviri abarttık, konuyu dağıttık. Efendim diyordum ki Türkiye İstanbul’dan ibaret değildir. Hatta daha da gerçekçi olalım, İstanbul çok matah birşey de değildir. Dünyanın en güzel şehri ile dünyanın en güzel su yolu birbirinden biraz farklı kavramlardır. Dört kere olimpiyata heveslenip reddedilmek de gözlerimizi maalesef açamamıştır. Ege’nin öteki yakasında dünya olimpiyat meşalesine bakarken Alibeyköy’ü seller basıyor, ama biz hala “niye İstanbul’u son beş şehir arasına almadılar” diye soruyorsak, benim buraya yazmamla aydınlanacak değil tabii Türkiye ahalisi. Lâkin artık mesajı alsak İstanbul Sendromu’ndan kurtulmanın ilk adımı olacak. Gözlerimiz kapalı, İstanbul’u dinliyoruz, ama artık başka şeyler dinlesek? Kütahya dinlesek biraz da. Ya da Rize dinlesek. Hem belki o zaman oraların ahalisi de İstanbul’da altından taşlar topraklar olduğu efsanesini unutur da İstanbul’a akmaktan vazgeçer. İstanbul da o zaman belki gerçekten güzelleşir.

“İyi de” diyeceksiniz “bu dediğin nasıl olacak, medya için içinde yaşadığı şehir en kolay objeyken?” Ben de diyeceğim ki “eğitim şart.” Bu dakika itibarıyle gülümseyerek okumayı bırakmazsanız şuracıkta eğitim sistemimizi de elden geçireceğim hazır ivmeyi almışken. Bilirsiniz bir 5N1K hadisesi vardır gazetecilerin baştacı ettikleri. Altı sual üzerine kuruludur dünya: kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve neden. Bizim okullarımızda kim anlatılır, ne zaman anlatılır, nerede anlatılır da, neden “Dandanakan savaşının sebep ve sonuçlarını yazınız”, nasıl da Turan taktiğinin tahtaya çizilen bir krokisinden ibaret kalır ekseriyetle. Hatta öğrenci neden soramasın diye karşılaştırma yapmaya yarayacak ne’ler kim’ler de anlatılmaz. Milli coğrafyadır dersin adı, coğrafya değil. Milli tarihtir, dünya tarihi değil. Hal böyleyken Türk bir tek Türkiye’yi bilir, gayrisini bilmez. Bilmeyince de sanır ki padişahın payitahtı dünyanın en güzel şehri.

Bir sürü soru vardır aklına gelemeyecek, küçüklükten şartlandırıldığı için. Yabancı sermayeyi kendisi için faydalı olabilecek bir mefhum zanneder, çünkü bilmez Çin’e yılda onlarca milyar dolar yabancı sermaye akarken Çinliler’in ayda 100 Dolar gibi maaşlarla sömürüldüklerini. Okulda Çin’den bahseden pasajlar bir tek Çinli prenseslerin bizim kaanların başını nasıl yediklerini anlatır çünkü. Amerika Irak harekâtına başlamadan önce gazetelerde köşe yazarları Ortadoğu’ya demokrasi gelecek diye zil takıp oynarken onlara bile inanır, Macaristan’ın, Prag Baharı’nın, Şili’nin başına gelenleri bilmediği için. Hayatındaki bazı şeyleri sorgulamaz. “Reklam ne işe yarar” demez mesela. Ya da kendi seçtiği milletvekilleri neden yabancıların ellerinde tuttukları patentleri koruyan, dolayısı ile de tüketiciye ulaşan ürünlerin fiyatlarında artışlara yol açan yasalara cevaz verir diye de sormaz.

Genel bir hayat perspektifi çizerken eğitimdir kilit. Böyle olduğunu bile bile eğitim sistemini verilenleri sorgulamadan ezberleyen nesiller yetiştiren bir mekanizma olarak tasarlamak ve devam ettirmekse ülkeyi sömürge yapmanın ilk adımlarındandır. Önce İstanbul’a sömürge olur tüm Türkiye, sonra onun üzerinden dünyaya. 03.04.2010