CevvalKoala

RSSmail

Havsala Daraltma Aparatı

“Yek lisan tek insan, çok lisan çok insan” özlü sözünü diyen neden demiş hiç düşündünüz mü? Sanırım dil öğrenimi insanlara o dillerde kavramlar arasında geliştirilmiş ince ayrımları da farkettirip dünyaya daha çok detay gösteren bir gözlükle bakabilme yeteneği sağladığı içindir. Düşünme süreçlerinin sırrına tam vakıf değiliz henüz amma görünen o ki kişi ne kadar çok kavramın adını bilirse o denli geniş düşünebilmekte, o kadar özgür olabilmekte.

Ancak, düşünen insan, özgür insan, pek makbul değildir totaliter rejimlerde. Birçok “demokrasi” etiketi kazındığında Gramsci’nin tasvirine uyan bir hegemonya projesi çıkar altından. Gramsci’ye göre dominant sınıf, sadece ekonomik ve siyasi gücü elinde tutmasıyla değil, kendi değer yargılarını ve geliştirdiği sosyal modeli doğal ve vazgeçilmez göstermesiyle hâkimiyetini pekiştirir. Kendi bakış açısını diğer sınıflara iletişim ve fikir araçlarıyla empoze eder. Örneğin medya kartelleri yoluyla paradigmanın savunucuları fazlasıyla temsil edilirken radikal görüşlerin seslendirilmesi engellenir.

Nietzsche’nin de modern ahlâkı tasvir ederken kullandığı bu analitik düzlemde insanlar tek bir şekilde düşünmeye itilirler. Sayılı küçük Avrupa ülkesi müstesna, demokrasi bugün mümkün olan en mükemmel rejim addedilen; sorgulanması ayıplanan ve günden güne de alternatifini düşünmenin imkânsızlaştırıldığı totaliter bir şekil ideolojisine dönüşmüştür. Demokratik olmamanın yasaklandığı bir dünyada John Rawls’ın teorisyenliğini yaptığı Amerikan tarzı “özgürlük” ve “demokrasi” renklerine boyandıkça siyasa, Rawls’ın görmezden geldiği ya da uğraşıp da çözemediği bütün paradokslarıyla çarpılır. Demokrasinin şeklen algılandığı ve seçimlere ya da kurumlar arası ilişkilerin yasal çerçevesine indirgendiği, toplumun boyutunun da doğrudan iletişimi etkisiz kılacak kadar büyüdüğü hâllerde bu şekilcilik kendini idame ettirebilmek için alternatiflerini düşünülemez kılmaya yönelir. Tocqueville’in de “Amerika ifade özgürlüğünün olduğu, ama herkesin zaten aynı şeyi söylediği bir ülkedir” derken kastettiği budur.

Sırf şekliyle varolan bir demokrasi gelmiş geçmiş en verimsiz siyaset modellerinden biridir ve azıcık ele gelen her alternatif onu zorlanmadan alaşağı edebilir. İkinci Cihan Harbi arefesinde İtalya’da; Almanya’da; İspanya’da vuku bulan, Mart-Kasım 1917 döneminde Rusya’nın yaşadığı, 27 Mayıs ve 12 Eylül’e çıkan yollarda da bizzat tecrübe ettiğimiz hadise zaten bu değil midir? Bugün artık içi boşalmış demokrasiler alternatifleriyle adil şartlarda yarışamayacaklarını öğrenmiş oldukları için o alternatif fikirler daha doğmadan önlerini almanın yollarını geliştirmekteler. Dünyanın en muhafazakâr siyaset sisteminden memnun olmasak da yerine konabilecek herşey şu veya bu şekilde itibardan düşürüldüğü vâkit “demokrasi”’ye mahkûm kalırız.

“Gomunizm insan doğasına aykırı bi kere arkadaşım,” “anarşik olup da naapıcan yiğenim, güzel güzel oku işletme iktisat, bankacı ol,” “bırak bu huzur İslam’da muhabbetini de muhafazakâr demokrat ol, gemicik alırsın” türü analitik tespit ve önerilerle oyunun temel kurallarına itiraz edenler de zımni bir kabule zorlanırlar. Demokrasi denen rejimin ulviyetini anlamamakta direnirlerse de ütopik, hayalci, eski solcu, şeriatçı gibi yaftalarla aşağılanır, marjinalliğe sürüklenirler. Bir kere adları çıktıktan sonra dokuza, inmez zaten sekize. Ne deseler, ne anlatsalar ciddiye alınmaz, sesleri duyulmaz olur.

Rawls’a göre demokrasi kendini savunmak için bazı “anti-demokratik” görüşleri yasaklama hakkına sahiptir. Bush yönetiminin boş bulduğu ülkeye “müdahale” edebilmesinin meşruiyet zemini de “Militan Demokrasi” başlıklı kitap yazanların dayanağı da bu haktır zaten. Lâkin demokrasiyi savunmak demokrasinin temelinde yatan çokseslilik ve toleransla çelişiyorsa demokrasiyi sırf meşruiyeti kolay yoldan getirdiği için mi savunuyoruz sorusu nedense sorulmaz.

Bu nevi kilit sorular sorulamasın diye tedbirler de güzelce alınmıştır. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne bakalım. Demokrasi’yi aradığımızda “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” çıkar, ayırd edici temel ilkelerine hiç referans verilmeden. Özünden soyutlanmış bir kabuk halindeki bu tanım da bir siyaset teorisi olmaktan çıkıp (Popper’ın yanlışlanabilirlik testini asla geçemeyeceği için) sonradan adı konmuş durumları meşrulaştırmak için bir seksi etikete dönüştürür demokrasi kavramını. Bu halin değişmesi de zor sözlükten öğrendiğimiz Türkçe ile: devrim için “belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik” denmektedir, reform içinse “Daha iyi duruma getirmek için yapılan değişiklik, iyileştirme, düzeltme, ıslahat.” Devrimi alttakilerin, reformu üsttekilerin yaptığını sözlükten çıkartırsanız da alttakilerin aklına 5 yılda bir hükümet seçmekten gayrı bir değişiklik mekanizması gelmez doğal olarak. Havsalası daraltılmış toplumlara da değişim ancak dışarıdan gelebilir.

Eğer ki bir lisan bir insan deyişinin erdeminden ışık salacaksak topluma, dilin kelime dağarcığını aktarırken yüzeysel ve içini boşalttığımız, ya da herşeyi doldurup anlamsızlaştırdığımız şemsiye kavram ve tanımlar yerine detayları aşılamak, nüansların altını çizmek elzemdir. Demokrasiyi değil; çoksesliliği; toleransı; adaleti ve özgürlüğü, Atatürkçülüğü değil; aydınlanmayı; akılcılığı ve değişimi, siyaseti değil; gücü; etiği; tarih ve iktisadı anlatmak, şekille değil özle iştigal etmenin ilk emareleri olacaktır. 07.04.2010